Değer mi?

Değer mi?

Futbol asla sadece futbol değildir!*

(*Simon Kuper’in yazdığı ”Football Against The Enemy” isimli kitabın Türkçe ismi.)

 

Az gelişmiş ya da gelişmekte olan toplumlarda kitleleri harekete geçiren, onlara yön veren, aidiyet kazandıran, statü veren ve

en önemlisi de toplum-birey özdeşimini sağlayan temel olgu nedir diye sorulsa çoğumuz ”din, millet, vb.” diyecektir. Bu cevaplar

doğru olabilir. Fakat, günümüzde bu soruya verilebilecek daha doğru cevap ise ”futbol” olsa gerek. Milyonlarca insanı peşinden

koşturan, kendinden geçmesine sebep olan bu oyun için, gerçekten, bu kadar çabalamak, mücadele etmek ne kadar doğrudur?

Toplum, bu konuda hep ikilemde kalmıştır. İlgisiz olanlar ” ne anlıyorsunuz şu futboldan? 22 kişi bir topun peşinde koşuyor

ya da parayı onlar kazanıyor size ise tesellisi kalıyor!” şeklinde küçümseyici bir tavır sergilerler. Futbolla yatıp futbolla kalkan

cephe ise hemen tepkisini gösterip, bu oyunun sadece basit bir oyun olmadığını, bir yaşam tarzı olduğunu, bir arınma, deşarj olma

ve dahası toplumsal kimliklerinin oluşumunda en önemli etken olduğunu net bir biçimde söylerler.

Olaya böyle baktığımızda ”futbol, sadece futbol değildir!” sözünün doğru olduğunu söyleyebiliriz. Ya da, bu sözün doğruluğunu,

futbolun ortaya çıkışı ve tarihsel gelişimine kısa bir göz atarak daha iyi anlayabiliriz. Günümüzden 4500-5000 yıl kadar önce Çin’de,

yere dikilen iki kazık arasından deri ya da kumaş  yumağından oluşan bir topun geçirilmesine dayalı bir oyun olarak ortaya çıktığı

belirtilen bu oyun, bugünkü haline ise 17. yy’da İngiltere’de kavuşuyor. İngiltere’de liman işçilerinin molalarda rahatlamak ve dinlenmek

amacıyla oynadığı bu masum(!) oyun sonraki yıllarda çok amaçlı enstrümana dönüşecektir. Nasıl mı? Örneğin 20. yy’da İspanya diktatörü

Franco ve Portekiz diktatörü Salazar kendi halkları için ”3F” (Futbol, Fiesta, Flemenko – Sondaki F, Portekiz’de Fado olmuştur.)

formülünü geliştirmişlerdir. Bu formüllere göre kitleler 3F sayesinde  uyutulacak ve böylece kendi iktidarları daha sorunsuz devam edecektir.

Hoş, bunu anlamak için Avrupa’ya ya da başka yerlere gitmeye gerek yok. Ülkemizde de buna benzer örnekler mevcuttur.

Örneğin memlekete dair  çoğu sorun bir futbol maçı-programı kadar ilgi çekmez ve uzun süre ekranlarda kalmaz.

Futbol, günümüzde artık bir ümit durumuna getirilmiştir. Eskiden, büyükler küçüklere ”büyüyünce ne olmak istersi?” diye sorduklarında

genelde ”doktor, öğretmen, vb.” daha gerçekçi cevaplar alırken şimdi bu sorunun cevabı ”futbolcu olacağım!” olmuştur. Bunun en geçerli

sebebi ise, insanların kısa yoldan köşeyi dönme ve lüks bir yaşam sürme amaçlarıdır. Kısacası şöhret olmanın derdindedirler.

Madalyonun bir de taraftar yüzü var. Taraftar, adı üstünde taraf tutar, tarafını belli eder mantığıyla değil; daha ziyade duygularıyla

hareket eden, egosunu çoğu zaman  yanlış biçimde tatmin etme yolu tutmuş, fevri davranan ve kendisini fanatizmin doruklarında hisseden

bir kitleden bahsediyoruz. Öyle bir kitle ki bu, söylemleri bile holiganizmin en üst perdelerinde gezindiklerinin göstergesidir.

Söylenen şarkılara, atılan sloganlara ve tezahüratlara  baktığımızda bu kitlenin yıkıcı gücünü  görebilmekteyiz: ”Vur, kır, parçala bu maçı kazan!”,

”Dişe diş, kana kan, intikam, intikam!”, ”Cehenneme hoş geldiniz!”, ”……….. hakem!” gibi söylemler stadyumları dolduran kalabalıkların

sosyo-psikolojisini  dehşet verici biçimde gözler önüne serer. Dahası bu kitle, takımlarının galibiyeti için meydan savaşçılarına girmeyi

göze alarak kahramanca çarpışabilir! Perde arkasında ise durum daha vahimdir. Sonunu kendi lehine çevirebilmek için hakemi satın almalar,

bazı güzide futbolcularımızın iddia kuponlarını ellerinden düşür(e)memeleri, türlü ayak oyunları, oynanacak maçın masabaşı etabı, pazarlıklar, şikeler…

 

Peki, değer mi?

Yazan:Ersin Erdem BAŞ

Sevebilirsin...

1 Yanıt

  1. erkan dedi ki:

    güzel yorumlanmış gercekten…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.